PAS VERMEK
Forrest Carter'ın Küçük Ağacın Eğitimi adlı eserinde, eğitim anlayışına dair son derece zarif bir sahne vardır. Kitabın çocuk kahramanı Küçük Ağaç, dedesiyle birlikte hindi avına gitmek istediğini söyler. Dede ise ona bir şart koşar:
"Bizim geleneğimizde hindi avına gidecek bir erkek, güneş doğmadan kendi kendine uyanabilmelidir. Eğer bunu başarabilirsen, sen de benimle gelirsin."
Ertesi sabah dede torununu doğrudan uyandırmaz. Onun yerine biraz daha gürültülü yürür, hafifçe öksürür. Aslında yaptığı şey son derece ince bir eğitim müdahalesidir. Sonucu belirlemez; yalnızca sonuca ulaşabilmesi için gerekli küçük işareti verir. Küçük Ağaç ise o işareti değerlendirir, kendi kendine uyanır ve ava gitmeye hak kazanır.
Bu kısa sahne bana hep engelli çocukların ailelerini düşündürmüştür.
Modern eğitim ve rehabilitasyon anlayışı, bireyin bağımsızlığını nihai hedef olarak kabul eder. Buna rağmen birçok aile, sevgiyi yardım etmekle; korumayı ise çocuğun yerine yaşamakla karıştırmaktadır. Oysa iyi niyet, yanlış kullanıldığında gelişimin önündeki en büyük engellerden birine dönüşebilir. Çocuk adına alınan her karar, onun yerine yapılan her iş ve onun yerine çözülen her problem; kısa vadede rahatlık sağlarken uzun vadede bağımsızlık becerilerini törpüler.
Psikolojide "öz yeterlik" kavramını ortaya koyan Albert Bandura, bireyin kendisine duyduğu güvenin ancak kendi başarı deneyimleriyle gelişebileceğini söyler. İnsan, başardığını görmeden kendisine inanamaz. Başkasının onun adına elde ettiği başarılar ise özgüven üretmez; yalnızca geçici bir güvenlik hissi oluşturur. Çünkü insan, kendi emeğinin tanığı olmadıkça kendi gücüne de inanamaz.
İşte Küçük Ağaç'ın dedesi tam da bunu yapmaktadır. Torununun başarısını çalmamaktadır. Ona yalnızca imkân sunmaktadır.
Bu nedenle dedenin davranışını bir futbol metaforuyla açıklamak mümkündür. Dede, torununa mükemmel bir gol pası vermektedir; fakat topa son dokunuşu kendisi yapmamaktadır. Çünkü golü atan kişi değiştiğinde, değişen yalnızca skor değildir. Çocuğun kendilik algısı, cesareti ve gelecekte karşılaşacağı zorluklara bakışı da değişir. Kendi attığı her gol, insanın karakterine eklenen görünmez bir tuğladır.
Bu anlamıyla engelli bireylerin, özellikle de çocukların yaşamında da durum farklı değildir. Aileler çoğu zaman çocuklarının düşmesini, zorlanmasını veya başarısız olmasını istemezler. Fakat hayatın en değerli öğretmenlerinden biri, kontrollü biçimde yaşanan zorluktur. Her engelin aile tarafından kaldırıldığı bir yaşam, bireyi güçlü değil; dış desteğe bağımlı hâle getirir. Oysa rehabilitasyonun temel amacı kusursuz bakım değil, mümkün olan en yüksek düzeyde özerklik kazandırmaktır.
Burada ince bir çizgi vardır. Elbette destek vermek gerekir. Ancak destek ile yerine yapmak arasında niteliksel bir fark vardır. Birincisi bireyin kapasitesini büyütür; ikincisi ise kapasitesinin kullanılmasını engeller. Eğitim biliminde buna (iskele kurma) denir. Nasıl ki bir binanın inşasında kullanılan iskele, yapı tamamlandığında sökülürse; eğitimde verilen destek de bireyin yapabildiği noktada geri çekilmelidir. Sürekli ayakta kalan bir iskele, artık destek değil, binanın görünmesini engelleyen bir yük hâline gelir.
Aslında sevginin en olgun biçimi, bireyin yerine yaşamak değil; onun kendi hayatını yaşayabilecek cesareti kazanmasına yardımcı olmaktır. Çünkü bağımsızlık, yardım almamak değildir; yardım almadan yapabileceklerini yapabilme özgürlüğüdür.
Bu yüzden ailelere söylemek istediğim tek cümle şudur:
Çocuklarınıza sınırsız gol pası verin. Onları cesaretlendirin, önlerini açın, hata yapmalarına izin verin, düştüklerinde yeniden kalkmaları için yanlarında olun. Ama golü onların yerine atmayın. Çünkü insanın attığı her gol yalnızca skoru değiştirmez; kim olduğunu da değiştirir.
Forrest Carter'ın Küçük Ağacın Eğitimi adlı eserinde, eğitim anlayışına dair son derece zarif bir sahne vardır. Kitabın çocuk kahramanı Küçük Ağaç, dedesiyle birlikte hindi avına gitmek istediğini söyler. Dede ise ona bir şart koşar:
"Bizim geleneğimizde hindi avına gidecek bir erkek, güneş doğmadan kendi kendine uyanabilmelidir. Eğer bunu başarabilirsen, sen de benimle gelirsin."
Ertesi sabah dede torununu doğrudan uyandırmaz. Onun yerine biraz daha gürültülü yürür, hafifçe öksürür. Aslında yaptığı şey son derece ince bir eğitim müdahalesidir. Sonucu belirlemez; yalnızca sonuca ulaşabilmesi için gerekli küçük işareti verir. Küçük Ağaç ise o işareti değerlendirir, kendi kendine uyanır ve ava gitmeye hak kazanır.
Bu kısa sahne bana hep engelli çocukların ailelerini düşündürmüştür.
Modern eğitim ve rehabilitasyon anlayışı, bireyin bağımsızlığını nihai hedef olarak kabul eder. Buna rağmen birçok aile, sevgiyi yardım etmekle; korumayı ise çocuğun yerine yaşamakla karıştırmaktadır. Oysa iyi niyet, yanlış kullanıldığında gelişimin önündeki en büyük engellerden birine dönüşebilir. Çocuk adına alınan her karar, onun yerine yapılan her iş ve onun yerine çözülen her problem; kısa vadede rahatlık sağlarken uzun vadede bağımsızlık becerilerini törpüler.
Psikolojide "öz yeterlik" kavramını ortaya koyan Albert Bandura, bireyin kendisine duyduğu güvenin ancak kendi başarı deneyimleriyle gelişebileceğini söyler. İnsan, başardığını görmeden kendisine inanamaz. Başkasının onun adına elde ettiği başarılar ise özgüven üretmez; yalnızca geçici bir güvenlik hissi oluşturur. Çünkü insan, kendi emeğinin tanığı olmadıkça kendi gücüne de inanamaz.
İşte Küçük Ağaç'ın dedesi tam da bunu yapmaktadır. Torununun başarısını çalmamaktadır. Ona yalnızca imkân sunmaktadır.
Bu nedenle dedenin davranışını bir futbol metaforuyla açıklamak mümkündür. Dede, torununa mükemmel bir gol pası vermektedir; fakat topa son dokunuşu kendisi yapmamaktadır. Çünkü golü atan kişi değiştiğinde, değişen yalnızca skor değildir. Çocuğun kendilik algısı, cesareti ve gelecekte karşılaşacağı zorluklara bakışı da değişir. Kendi attığı her gol, insanın karakterine eklenen görünmez bir tuğladır.
Bu anlamıyla engelli bireylerin, özellikle de çocukların yaşamında da durum farklı değildir. Aileler çoğu zaman çocuklarının düşmesini, zorlanmasını veya başarısız olmasını istemezler. Fakat hayatın en değerli öğretmenlerinden biri, kontrollü biçimde yaşanan zorluktur. Her engelin aile tarafından kaldırıldığı bir yaşam, bireyi güçlü değil; dış desteğe bağımlı hâle getirir. Oysa rehabilitasyonun temel amacı kusursuz bakım değil, mümkün olan en yüksek düzeyde özerklik kazandırmaktır.
Burada ince bir çizgi vardır. Elbette destek vermek gerekir. Ancak destek ile yerine yapmak arasında niteliksel bir fark vardır. Birincisi bireyin kapasitesini büyütür; ikincisi ise kapasitesinin kullanılmasını engeller. Eğitim biliminde buna (iskele kurma) denir. Nasıl ki bir binanın inşasında kullanılan iskele, yapı tamamlandığında sökülürse; eğitimde verilen destek de bireyin yapabildiği noktada geri çekilmelidir. Sürekli ayakta kalan bir iskele, artık destek değil, binanın görünmesini engelleyen bir yük hâline gelir.
Aslında sevginin en olgun biçimi, bireyin yerine yaşamak değil; onun kendi hayatını yaşayabilecek cesareti kazanmasına yardımcı olmaktır. Çünkü bağımsızlık, yardım almamak değildir; yardım almadan yapabileceklerini yapabilme özgürlüğüdür.
Bu yüzden ailelere söylemek istediğim tek cümle şudur:
Çocuklarınıza sınırsız gol pası verin. Onları cesaretlendirin, önlerini açın, hata yapmalarına izin verin, düştüklerinde yeniden kalkmaları için yanlarında olun. Ama golü onların yerine atmayın. Çünkü insanın attığı her gol yalnızca skoru değiştirmez; kim olduğunu da değiştirir.
