Güncel İçerik

Merhabalar

Engelli haklarına dair tüm içerikten üye olmaksızın yararlanabilirsiniz.

Soru sormak veya üyelere özel forumlarlardan ve özelliklerden yararlanabilmek içinse sitemize üye olmalısınız.

Teksan İnovatif Medikal: Engelliler, Engelli Çocuklar, Hasta ve Yaşlılar için emsalsiz ürünler

Engelli çalışan için mesai evde değil, yolda başlıyor

ENGELLEKTUEL

Aktif Üye
Üyelik
8 Kas 2004
Konular
98
Mesajlar
1,482
Reaksiyonlar
203
sca-ve-erisebilirlik-870x400.png


Sabah alarm çalıyor.

Bir çalışan yatağından kalkıyor, hazırlanıyor ve işe gidiyor.

Engelli bir çalışan ise yatağından kalkıyor; bedeninin o günkü sürümüyle tanışıyor, dengesini kontrol ediyor, kullanacağı aracı düşünüyor, asansörü, kaldırımı, servisi, merdiveni, yağmuru ve “erişilebilir” olduğu söylenen binanın gerçekten erişilebilir olup olmadığını hesaplıyor. Sonra hazırlanıp işe gidiyor.

İkisi de saat dokuzda bilgisayarını açıyor.

Fakat biri mesaiye dokuzda başlıyor. Diğeri, evden çıktığı anda çoktan fazla mesaiye kalmış oluyor.

Herkes işe gitmiyor; bazılarımız işe ulaşmaya çalışıyor​

Serebellar ataksiyle yaşıyorum. Kısaca SCA.

Vücudumun denge ve koordinasyonla ilişkisi, iki departmanın yıllardır aynı toplantıya girip birbirine hâlâ mail atması gibi. Beyin komutu gönderiyor, beden “Talebiniz alınmıştır” diyor; uygulama kısmında ise küçük sürprizler çıkabiliyor.

Yürümek çoğu insan için düşünmeden yapılan sıradan bir eylem. Benim için bazen canlı ortamda çalışan kritik bir proje. Zemin eğimi değişiyor, risk analizi başlıyor. Bir basamak çıkıyor, değişiklik yönetimi devreye giriyor. Tutunacak yer yoksa sistem yöneticisine ulaşamıyoruz.

Baston veya tekerlekli sandalye yalnızca hareket etmeye yardımcı olmuyor; dış dünyanın ne kadar düşünülerek tasarlandığını da gösteriyor. Daha doğrusu çoğu zaman düşünülmediğini.

Bir kaldırımın ortasına dikilmiş elektrik direğini görünce insan şunu merak ediyor: Şehir planlanırken engelli bireylerin görünmez olduğu mu varsayıldı, yoksa direğin acelesi mi vardı?

Servise binmek bile küçük çaplı bir performans değerlendirmesi​

Fizik tedaviye giderken Avcılar güzergâhında hasta servisini kullanıyorum. Buradaki “hasta servisi” ifadesi insanda erişilebilir, güvenli ve kullanıcıyı düşünerek hazırlanmış bir araç beklentisi oluşturuyor.

Beklenti güzel şey. Gerçekleşmediği sürece hayal gücünü geliştiriyor.

Aracın basamağına geldiğimde tedavi bazen hastanede değil, daha servise binerken başlıyor. Basamak yüksek, iniş ve biniş güvensiz, tutunma ve sabitleme imkânları yetersiz. Fizik tedaviye ulaşabilmek için önce fiziksel yeterlilik sınavına giriyorum.

Sistem şöyle çalışıyor gibi:

“Yürümekte zorlanıyor musunuz? Buyurun, önce şu basamağı aşın.”

Bu, yüzme bilmeyen birine can simidini havuzun karşı köşesinden vermeye benziyor.

Sonunda araca bindiğimde henüz tedaviye ulaşmış olmuyorum. Yalnızca ilk bölümü geçmiş oluyorum. Günün geri kalanı ise bedenimin harcadığı enerjinin faturasını kesiyor.

Spor salonuna gitmek mi, triatlona hazırlanmak mı?​

SCA nedeniyle hareket etmek, egzersiz yapmak ve bedenimi mümkün olduğunca aktif tutmak benim için önemli. Kâğıt üzerinde çözüm basit:

“Spor salonuna git.”

Gerçek hayatta ise senaryo biraz daha uzun.

Taksi bul. Araca bin. Trafikte ilerle. Salona ulaş. İçeri gir. Üstünü değiştir. Egzersiz yap. Tekrar hazırlan. Eve dön.

Çoğu insan için spor, bu listenin yalnızca “egzersiz yap” kısmıdır. Benim için egzersizin öncesinde ve sonrasında ücretsiz iki antrenman daha vardır. Salona ulaştığımda bazen spor yapacak enerjiyi yolda bırakmış olurum.

Sonra biri çıkıp “Biraz daha aktif olmalısın” der.

Haklıdır. Ben zaten taksiye binerken parkur tamamlamışımdır ama madalya dağıtan olmamıştır.

İşte çalışma hayatında da benzer bir yanılgı var. İnsanlar yalnızca masada geçirilen sekiz saati görüyor. O masaya ulaşmak için harcanan fiziksel enerjiyi, yapılan planlamayı ve göze alınan riskleri çalışma süresinden saymıyor.

Çünkü görünmeyen emek, bordroda da görünmüyor.

Uzaktan çalışma rahatlık değildir​

Uzaktan çalışma hakkında en sık duyduğumuz cümlelerden biri şu:

“Evden çalışmak rahat tabii.”

Evet, rahat.

Nasıl ki gözlük takmak da uzağı göremeyen biri için “rahat”. Asansör kullanmak onuncu katta yaşayan biri için “rahat”. İnternet bankacılığı kullanmak her işlem için şubeye gitmek istemeyen biri için “rahat”.

Fakat bazı rahatlıklar lüks değil, hayatın çalışmasını sağlayan altyapıdır.

Uzaktan çalışırken enerjimi işe ayırabiliyorum. Yolculuğa, erişilemeyen kaldırımlara, yüksek basamaklara ve “Acaba bugün buradan geçebilir miyim?” sorusuna değil. Bilgisayarımı açtığımda mesaim gerçekten başlıyor; çünkü işe gelmek için önce şehirle bilek güreşi yapmam gerekmiyor.

Bu nedenle uzaktan çalışma benim gibi insanlar için pijamayla toplantıya katılma özgürlüğünden ibaret değil. Zaten kameranın altında ne giydiğimin kurumsal verimliliğe etkisi konusunda henüz bilimsel bir kriz yaşanmadı.

Asıl mesele, sahip olduğum sınırlı fiziksel enerjiyi yola mı yoksa işe mi harcayacağımdır.

Ofise dönüş bazen geriye gidiştir​

Şirketler son dönemde çalışanlarını yeniden ofise çağırıyor. Gerekçeler tanıdık: kurum kültürü, ekip ruhu, yüz yüze iletişim, aidiyet…

Bunların hepsi değerli olabilir.

Fakat “Herkes haftada beş gün ofiste olacak” kararı, herkese aynı büyüklükte ayakkabı dağıtıp buna eşitlik demeye benziyor. Ayakkabı herkese verilmiştir ama bazıları yürüyemez.

Eşitlik, herkesten aynı yolu yürümesini istemek değildir. Herkesin hedefe ulaşabileceği yolu kurmaktır.

Bir şirket, engelli çalışanını ofise çağırmadan önce yalnızca ofisin girişindeki rampaya bakmamalı. Evden durağa, duraktan araca, araçtan kaldırıma, kaldırımdan binaya uzanan bütün zinciri düşünmeli.

Çünkü erişilebilirlik kapıda başlamaz.

Kapıya ulaşabilmekle başlar.

Ofisin içinde rampa bulunması elbette önemlidir. Ama o rampaya ulaşan yol yoksa rampa, erişilebilirlikten çok mimari bir özür dileme biçimine dönüşür.

Masada görünmek ile çalışmak aynı şey değil​

Bazı yöneticiler çalışanı masasında görmeyince çalışmadığını düşünüyor.

Demek ki güven, turnikeden geçemiyor.

Oysa bilişim dünyasında yıllardır farklı ülkelerdeki sistemleri, kullanıcıları ve cihazları uzaktan yönetiyoruz. Almanya’daki bir bilgisayara Türkiye’den müdahale edebiliyor, dünyanın başka bir ucundaki hesabı güvenli hâle getirebiliyor, toplantılarımızı çevrim içi yapabiliyoruz.

Sunucunun yanında oturmadan sunucuyu yönetebiliyoruz ama çalışanın yanında oturmadan çalıştığına inanmakta zorlanıyoruz.

Teknoloji uzaktan çalışmaya hazır. Bazen hazır olmayan yalnızca yönetim alışkanlıkları.

Elbette her iş tamamen uzaktan yapılamaz. Her çalışan da sürekli evden çalışmak istemeyebilir. Mesele herkesi eve göndermek değil; herkesi aynı kalıba sokmamaktır.

Remote, hibrit, esnek saatler veya erişilebilir ulaşım desteği… Bunlar çalışanı kayırmak değil, işini yapabilmesinin önündeki gereksiz engelleri kaldırmaktır.

Balığa bisiklet vermeyince ayrıcalık tanımış olmayız. Yalnızca ihtiyacı olmayan bir şeyi zorla kullandırmamış oluruz.

Gerçek performans nerede başlıyor?​

Bir çalışanın performansını değerlendirirken kaçta kart bastığına, masasından kaç kez kalktığına ve yöneticisinin görüş alanında ne kadar kaldığına bakmak kolaydır.

Kolay olan her şey doğru değildir.

Asıl sorular daha zahmetlidir:

  • İşini zamanında ve doğru yapıyor mu?
  • Ekip iletişimini sürdürüyor mu?
  • Sorun çözüyor mu?
  • Sorumluluk alıyor mu?
  • Ürettiği iş şirkete değer katıyor mu?
Bunların cevabı evetse sandalyenin hangi binada olduğu neden bu kadar önemli?

Bir çalışanın ofise ulaşmak için bütün enerjisini tüketip masasında görünmesi mi daha değerlidir, yoksa evinden çalışarak enerjisini işe vermesi mi?

Bu sorunun cevabı aslında oldukça basit. Fakat bazı kurumlarda basit cevapların önünde çok katlı yönetim onayı bulunuyor.

Erişilebilirlik bir iyilik değildir​

Engelli çalışanlara uygun koşullar sağlandığında bazen bu bir jest, fedakârlık veya kurumsal nezaket gibi sunuluyor.

Oysa erişilebilirlik iyilik değildir. Bir insanın işini yapabilmesi için gereken zemindir.

Kimse elektriği olan ofisi çalışanlara sunulmuş özel ayrıcalık diye anlatmıyor. İnternet bağlantısını sosyal sorumluluk projesi olarak duyurmuyor. Erişilebilirlik de iş hayatının temel altyapılarından biri olmalı.

Üstelik erişilebilir tasarım yalnızca engelli bireylere yaramaz. Esnek çalışma; geçici sakatlığı bulunan, kronik rahatsızlık yaşayan, çocuğuna veya yaşlı bir yakınına bakım veren çalışanlara da nefes aldırır.

İyi tasarlanmış bir sistem, kimin ne zaman ihtiyacı olacağını sormadan işe yarar.

Kaldırım rampası bugün tekerlekli sandalyeye, yarın bebek arabasına, ertesi gün valiz taşıyan birine yardımcı olur. Erişilebilirlik tek bir gruba açılan özel kapı değildir; herkesin gerektiğinde kullanabileceği düzgün bir giriş kapısıdır.

Bazen en büyük engel mesafeyle ölçülmez​

Ev ile ofis arasındaki mesafe navigasyonda kilometre olarak görünür.

Fakat o yolun gerçek uzunluğu herkes için aynı değildir.

Bir kişi için kırk dakikalık güzergâh, başka biri için yüksek bir servis basamağı, bozuk bir kaldırım, çalışmayan bir asansör, uygun olmayan bir tuvalet ve günün geri kalanına yetmeyecek enerji demektir.

Haritalar mesafeyi ölçer. Yorgunluğu ölçmez.

Bu nedenle iş dünyası “Ofise kaç kilometre uzaktasın?” sorusundan önce şunu sormalı:

“İşini en iyi yapabilmen için neye ihtiyacın var?”

Çünkü engelli çalışan için mesai bazen evde değil, yolda başlar.

Ve bazı günler ofise ulaştığında, çalışmaya yeni başlamaz.

İkinci vardiyasına geçer.


www.aykaninal.com.tr
 
Son düzenleme:
Yazanın yüreğine sağlık, çok güzel anlatmış. Ne yazık ki her engelli evde çalışamıyor. Evde çalışan engellilerin çoğu da sosyal hayattan uzak kalıyor. Erişebilirlik olsa da bunu uygulamak çok zor. Neden mi artık herkes ben dediği için. engelli sırasını beklerken, engeli olmayan biri sanki daha öncelikli gibi en ön sıralarda yerini almak istiyor. Bunun örneklerini toplu taşıma araçlarında ve asansörde görmek mümkün.
 
Üst Alt