Bir gün yine klasik Türkiye sabahlarından biri.
Kaldırım zaten yok.
Olan kısmı da elektrik direği, duba, scooter, market kasası ve “park etsem 2 dakika ne olacak abi” diyen adam tarafından işgal edilmiş.
Yani şehir planlamasını görünce insan şüpheye düşüyor:
Bunu gerçekten şehir plancıları mı yaptı, yoksa GTA görev haritası mı hazırladılar?
Ben yavaş yavaş ilerlemeye çalışıyorum.
Bir elim dengede, bir göz yerde.
Çünkü bizim ülkede yürümek bazen battle royale oyunu gibi.
Bir yanda kırık kaldırım.
Bir yanda aniden biten rampa.
Bir yanda “engelli erişimine uygundur” yazıp girişine 14 basamak koyan bina.
Türkiye’de erişilebilirlik bazen şey gibi:
Word dosyasında “Save As PDF” yapınca dijital dönüşüm olduğunu sanmak.
Kağıt üstünde her şey var.
Gerçek hayatta ise rampa süs niyetine.
Sonra insanların o meşhur bakışı geliyor.
O bakışı bilirsiniz.
Yüzde hafif burukluk.
Gözlerde karışık bir “üzüldüm mü ilham mı aldım emin değilim” ifadesi.
Sanki belgesel fon müziği birazdan arkadan girecek.
Halbuki ben Everest’e tırmanmıyorum.
Sadece markete gitmeye çalışıyorum.
Ama ülkede erişilebilirlik seviyesi öyle bir noktada ki,
insan Migros’a ulaşınca kendini Dark Souls boss’u geçmiş gibi hissediyor.
Kapıya geliyorsun.
Rampa var gibi.
Yaklaşıyorsun.
Ama mimar herhalde Formula 1 pisti tasarlarken yanlışlıkla buraya koymuş.
Eğim yüzde 87.
Oradan çıkabilen zaten engelli değil, Marvel karakteridir.
İçeri giriyorsun.
Asansör bozuk.
“Geçici olarak hizmet dışıdır.”
Türkiye’nin en kalıcı cümlesi olabilir bu.
Bazı asansörler o kadar uzun süredir arızalı ki artık bina sakinleri onu dekor sanıyor.
Sonra insanlar dönüp şunu söylüyor:
“Engelleri aşmak senin elinde.”
Yok kardeşim.
Bazı engeller benim elimde değil.
Çünkü o engeli zaten belediye ihaleyle yapmış.
Engelliler Haftası gelince de aynı sahne başlıyor.
Kurumsal şirket postları:
“Sevgi varsa engel yoktur.”
“Hepimiz bir engelli adayıyız.”
“Farkındalık çok önemli.”
Sonra aynı şirketin plazasında:
Ben IT sektöründeyim.
Sistem kuruyorum.
Süreç yönetiyorum.
Endpoint yönetiyorum.
Kriz çözüyorum.
Ama bazen insanların aklındaki ilk soru hâlâ şu oluyor:
“Acaba çalışabiliyor mu?”
Komik olan ne biliyor musunuz?
Bazı insanlar yürüyüşüme bakıp kapasite analizi yapıyor ama Outlook’ta PDF eklemeyi bilmiyor.
Hayat gerçekten ilginç yerden ironi yazıyor.
Ve işin en garip kısmı şu:
Engelli bireyler çoğu zaman erişilebilirlik istemiyor aslında.
İnsan yerine konmak istiyor.
Çünkü bu ülkede bazen rampa eksikliğinden önce anlayış eksikliği yoruyor insanı.
Bir yere giderken yolun bozuk olması bir problem.
Ama insanların sizi sürekli “eksik versiyon” gibi görmesi başka bir şey.
O yüzden mesele sadece kaldırım değil.
Mesele şu:
Bir toplum, bir insanın hayatını kolaylaştırmayı “lüks” mü görüyor,
yoksa temel hak mı?
Çünkü erişilebilirlik ayrıcalık değildir.
İnsanlığın minimum sistem gereksinimidir.
Kaldırım zaten yok.
Olan kısmı da elektrik direği, duba, scooter, market kasası ve “park etsem 2 dakika ne olacak abi” diyen adam tarafından işgal edilmiş.
Yani şehir planlamasını görünce insan şüpheye düşüyor:
Bunu gerçekten şehir plancıları mı yaptı, yoksa GTA görev haritası mı hazırladılar?
Ben yavaş yavaş ilerlemeye çalışıyorum.
Bir elim dengede, bir göz yerde.
Çünkü bizim ülkede yürümek bazen battle royale oyunu gibi.
Bir yanda kırık kaldırım.
Bir yanda aniden biten rampa.
Bir yanda “engelli erişimine uygundur” yazıp girişine 14 basamak koyan bina.
Türkiye’de erişilebilirlik bazen şey gibi:
Word dosyasında “Save As PDF” yapınca dijital dönüşüm olduğunu sanmak.
Kağıt üstünde her şey var.
Gerçek hayatta ise rampa süs niyetine.
Sonra insanların o meşhur bakışı geliyor.
O bakışı bilirsiniz.
Yüzde hafif burukluk.
Gözlerde karışık bir “üzüldüm mü ilham mı aldım emin değilim” ifadesi.
Sanki belgesel fon müziği birazdan arkadan girecek.
Halbuki ben Everest’e tırmanmıyorum.
Sadece markete gitmeye çalışıyorum.
Ama ülkede erişilebilirlik seviyesi öyle bir noktada ki,
insan Migros’a ulaşınca kendini Dark Souls boss’u geçmiş gibi hissediyor.
Kapıya geliyorsun.
Rampa var gibi.
Yaklaşıyorsun.
Ama mimar herhalde Formula 1 pisti tasarlarken yanlışlıkla buraya koymuş.
Eğim yüzde 87.
Oradan çıkabilen zaten engelli değil, Marvel karakteridir.
İçeri giriyorsun.
Asansör bozuk.
“Geçici olarak hizmet dışıdır.”
Türkiye’nin en kalıcı cümlesi olabilir bu.
Bazı asansörler o kadar uzun süredir arızalı ki artık bina sakinleri onu dekor sanıyor.
Sonra insanlar dönüp şunu söylüyor:
“Engelleri aşmak senin elinde.”
Yok kardeşim.
Bazı engeller benim elimde değil.
Çünkü o engeli zaten belediye ihaleyle yapmış.
Engelliler Haftası gelince de aynı sahne başlıyor.
Kurumsal şirket postları:
“Sevgi varsa engel yoktur.”
“Hepimiz bir engelli adayıyız.”
“Farkındalık çok önemli.”
Sonra aynı şirketin plazasında:
- Sensörlü kapı çalışmıyor.
- Engelli tuvaleti depo olmuş.
- Toplantı odasına ulaşmak için üç ayrı merdiven çıkılıyor.
- İK “hibrit çalışma düşünüyoruz” derken aslında “haftada 5 gün gel” diyor.
Ben IT sektöründeyim.
Sistem kuruyorum.
Süreç yönetiyorum.
Endpoint yönetiyorum.
Kriz çözüyorum.
Ama bazen insanların aklındaki ilk soru hâlâ şu oluyor:
“Acaba çalışabiliyor mu?”
Komik olan ne biliyor musunuz?
Bazı insanlar yürüyüşüme bakıp kapasite analizi yapıyor ama Outlook’ta PDF eklemeyi bilmiyor.
Hayat gerçekten ilginç yerden ironi yazıyor.
Ve işin en garip kısmı şu:
Engelli bireyler çoğu zaman erişilebilirlik istemiyor aslında.
İnsan yerine konmak istiyor.
Çünkü bu ülkede bazen rampa eksikliğinden önce anlayış eksikliği yoruyor insanı.
Bir yere giderken yolun bozuk olması bir problem.
Ama insanların sizi sürekli “eksik versiyon” gibi görmesi başka bir şey.
O yüzden mesele sadece kaldırım değil.
Mesele şu:
Bir toplum, bir insanın hayatını kolaylaştırmayı “lüks” mü görüyor,
yoksa temel hak mı?
Çünkü erişilebilirlik ayrıcalık değildir.
İnsanlığın minimum sistem gereksinimidir.
