Güncel İçerik

Merhabalar

Engelli haklarına dair tüm içerikten üye olmaksızın yararlanabilirsiniz.

Soru sormak veya üyelere özel forumlarlardan ve özelliklerden yararlanabilmek içinse sitemize üye olmalısınız.

Teksan İnovatif Medikal: Engelliler, Engelli Çocuklar, Hasta ve Yaşlılar için emsalsiz ürünler

Huzur

Seninde ağzına diline kalbine sağlık üstadım okudugun için çok teşekkür ederim :)
 
Böyle bir yazı okunmaz mı hocam
 
Böyle bir yazı okunmaz mı hocam
 
İki defa yazdım çünkü önemli bir konu
 
Allah razı olsun.
Allah inancı olsun veya olmasın her insan, sebep oluşturmadan sonuç elde edemeyeceğini bilerek yaşar.Bir çalışan, çalışmadan gelir elde edemeyeceğini,bir öğrenci çalışmadan sınavı geçemeyeceğini,bir erkek /kadın sorumluluk almadan bir aile kuramayacağını gibi..Ve insanlar böylece herhangi bir şey için öncesinde sebep oluşturmak gerektiğini öyle veya böyle öğrenirler.Çünkü hayatta işlenen sebepler birleşir ve bir sonuç meydana getirir.Tevekkül ehli olmayan insanlar,sebepler gibi sonuçlarında kendi iradeleri dahilinde olduğu yanılgısı tehlikesiyle her daim karşı karşıyadırlar.Ve elde ettiği sonuçlar lehine olduğunda bunu nefislerinden bilerek "kibir"gibi cennet kapılarını kapayan bir günaha düçar olurlar.Tevekkül ehli ise sebepleri özgür iradesiyle oluşturduğunu ancak sonuçların kendisinin değil Cenabı Allah'ın takdiri ile olduğunu bilir ve tevazu halini kendilerine düstur edinirler.
Tevekkül ehli olmanın önündeki en büyük engel benlik sevdasıdır.Ben yaptım,ben ettim,ben kazandım,benim sayemde oldu diye düşünenlerin tevekkülden nasipleri yoktur.
Cenab-ı Allah tüm müslümanları rızasına uygun sebepler işleyip, takdiri ilahiye boyun eyenlerden etsin.
 
Emeği ne sağlık anlamlı sözler
 
(ben);bt18674' Alıntı:
Böyle bir yazı okunmaz mı hocam

(ben) üstadım seni tanımıyorum dini bilgin ve yaşantın hakkında bir bilgim yok.
Temennim böyle bir yazı okunmaz mi dediğin bilgileri hayatına da uyguluyorsundur inşa ALLAH:)

Zira okuması güzel dediğim bu yazıyı yaşaman çok daha güzel ve huzur verici :)

Rabbim bizlere iman üzere yaşamayı ve iman üzere vefat etmeyi nasip etsin.
Rabbim rahmetini üzerimizden eksik eylemesin.
Selam ve dua ile :eek:
 
Hocam okumadan neyi uygulayalım dinimiz ilk emri oku seni yaratan Rabbinin adıyla oku
 
meryemce - aminnn inşa ALLAH Rabbim sizden de razı olsun

Insan sebep oluşturmadan sonuç elde edemicegini bilir haklısınız ama ahiretlik işlerde çokta sebepler oluşturamaz gerek bilgi eksikliğinden gerekse istemediğinden ki o da yine bilgi eksikliğine dayanır.
Biz Allah azze ve celle'nin kuranda ki ilk emri olan oku ayetini anlatamadık hatta okumadık bile o yüzden hayatın manasınıda anlayamadık ve işler zorlaştı...

Tevekkül ehli olan yada olmayan kısmını gelirsek.
Tevekkül ehli olmayan kişilerde çoğunlukla ne yazık ki dünyalık üzere kurulduğu için düşünceler hemen hemen tüm planlar kalbe imana ve yaşantıya doğrudan yada dolaylı olarak zarar veriyor bu sonuç kaçınılmaz oluyor.

En güzel kısmi ise burası. Tevekkül ehl-i olanlar
Be ne mutlu tevekkül ehli olanlar ve olmaya çalışanlara tevekkül ehli herşeyin allahtan olduğunu ve bunların hepsinin bir imtihan olduğunu imtihana sabır gösterildiği zaman çok kârlı bir ticaret olacağını çok rahmetler mağfiretler olacağını bilir zira zahmet çekmeden yani sizin dediğiniz gibi sebepler olmadan rahmet yani sonuç olmaz.

Ve çok güzel can alıcı noktaya ayak bastınız
BENLİK
eğer dikkat edilmez ise hem dünyalık hemde ahiretlik sıkıntı kapılarını açan kötü bir haslettir. En kötü hastalıktır ben yaptım ben ettim.
Zira o kadar bilgisi olmasına rağmen iblisi iblis yapanda benlik duygusu olmadi mı...(allah bizi muhafaza eylesin böyle durumlardan.)

Zira buna hadislerde geçen 500 sene ibadet edip ameliyle cennete girmek isteyen adamın misali büyük bir derstir bizlere. Çünkü allahın rahmetine değil kendi ameliye yani yaptığına yani benlik duygusuna esir düşmüştür biran.
Ve sonuç olarak 500 senelik ibadet sadece bir gözün karşılığı bile gelemiyor...

Rabbim bizlere benlik duygusundan uzak imanlı ibadeti tefekkürlü bir ömür nasip etsin ve bizleri razı olacağı şekilde huzuruna çıkmayı nasip etsin.
Teşekkür ederim okuduğunuz ve cevap yazdığınız için
Rabbim rahmetini üzerinizden eksik eylemesin.
Selam ve dua ile vesselam..:)
 
Allah sizden de razı olsun hocam.Blogunuz hoşuma gitti,takipteyim.:)
 
meryemce - Amin inşa ALLAH Teşekkür ederim :)

rabbim faydalanan kullarindan tefekkür eden kullarından ve riza-i ilahiye ulaşan kullarından eylesin. Amin inşa ALLAH :eek:
 
Rabbim hakkıyla istifade edenlerden eylesin cümlemizi

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

Amel-i salih; “iyi, güzel ve faydalı iş,” “Allah’ın rızasına uygun amel” demektir.

“Asra yemin olsun ki, hiç şüphesiz, insan hüsrandadır. Ancak, iman edip, salih amel işleyenler, birbirine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna.” (Asr, 103/1-3)

Kur'an-ı Kerim'de, imandan sonra hemen amel-i salihin zikredildiği pek çok âyet vardır. Bu bir irşattır, bir dikkat çekmedir. Allah’a iman eden bir insanın, bu imanını, kulluk şuuruyla ve ibadet hayatıyla desteklemesi gerektiği konusunda bir İlâhî ikazdır.

İmanla salih amelin birlikte zikredildiği bir başka âyet:

“İman eden ve salih amel işleyen mü’minleri müjdele ki, altından nehirler akan cennetler onlarındır.” (Bakara, 2/25)

Amelin salih olması büyük önem taşır. Amelin salih olmasının en önemli şartı, ihlastır; yani o işten, o ibadetten, o hayırdan sadece Allah rızasının beklenmesi, başka bir gaye gözetilmemesidir.

Nur Müellifi, “salih amelin ruhunun ihlas olduğunu” beyan etmekle, ihlas şartından yoksun amelleri ruhsuz varlıklara, heykellere benzetmiş oluyor. Yüzlerce insan heykelini bir araya getirseniz bir insan etmezler, çünkü hayatları yoktur, ruhları yoktur. Riya için, maddî menfaat için, desinler yahut demesinler için yapılan bütün ibadetler bu guruba girer.

Şu var ki, salih amel için, ruh yanında bedenin de ayrı bir önemi vardır. İhlas ile yapılan ibadetlerde, şekil şartı beden vazifesi görür.

Akşam namazının farzı üç rekattır ve bunun dört kılınması hâlinde, şekil yönünden, amel batıl olur. O dört rekatlık namazın şekillendiğini, tecessüm ettiğini düşününüz; ona kimse akşam namazı demez. Aynı şekilde, ramazan orucunun şekil şartı, imsakla başlayıp, güneşin batışıyla son bulmasıdır. İmsaktan sonra başlayıp, yatsıya kadar devam eden bir açlığa “oruç” denmez. Şekil yönünden o, oruçtan başka bir şeydir. Demek ki, amellerde şekil şartı da önemle dikkate alınacak, Allah’ın razı olduğu tarz nasılsa ameller ona uygun olarak yapılacaktır.

Şekil şartının yerine getirildiği ibadetlerde, kişi sorumluluktan kurtulabilir. Ancak o ibadetten alacağı feyz ve onunla kazanacağı manevî kemal, amelin ruhu olan ihlas nispetindedir.

Salih amel için Nur Külliyatı'nda yapılan çok önemli bir tarif şöyledir:

“İmana ait bilgilerden sonra en lâzım ve en mühim a’mal-i sâlihadır. Sâlih amel ise, maddî ve manevî hukuk-u ibada tecavüz etmemekle, hukukullahı da bihakkın îfa etmekten ibarettir.” (Mesnevî-i Nuriye)

İnsanların maddî ve manevî hukuklarına tecavüz etmemek “salih amel” tarifi içine girmiştir. İlk bakışta bunun, daha çok, takva mânâsına geldiği sanılırsa da takva ile salih amel arasında kuvvetli bir ilgi olduğu düşünüldüğünde, bu ifadelerin salih amel için de geçerli olduğu hemen anlaşılır. İnsanların ne maddî ne de manevî hukuklarına tecavüz etmeden geçen bir ömür, salih bir ömürdür.

Yalan söylememek takva, doğru söylemek salih ameldir. İbadet etmemeyi büyük bir suç görmek takva, ibadet etmek ise salih ameldir.

İnsanlar Allah’ın kullarıdırlar. Onların haklarını çiğnemekten Hakkın razı olmadığı açıktır. Kâfire bile zulüm edilmesine Rabbimiz razı değildir. O hâlde, Hakk'ın kullarını incitmemek, onların gıybetlerini yapmamak, onlara iftirada bulunmamak, haset etmemek, canlarına, mallarına kıymamak Hakk'ın razı olduğu fiiller ve hâller olup, salih amelin tarifi içinde yer alırlar.

“Hukukullah” denilince, daha çok kişinin itikat ve ibadet hayatı anlaşılır. İtikadı yanlış olan bir insan, Hakk'ın hukukuna tecavüz etmiş olacağı gibi, inancına göre yaşamayan ve Hakk'ın emirlerine uymayan bir insan da hukukullaha riayet etmemiş olur.

Yaptığı isyanlarla başkalarına kötü örnek olmak ise, hem hukukullaha riayetsizliktir hem de kul hakkına tecavüzdür.

Rabbim bizlere hayır yolunda hak yolunda razı olacağı ameller işletmeyi ve rızasına ulaşmayı nasip eylesin.

Dualarda buluşmak dileğiyle
Selam ve dua ile... :eek:
 
“Yalan söylememek takva, doğru söylemek salih ameldir. İbadet etmemeyi büyük bir suç görmek takva, ibadet etmek ise salih ameldir.”

Bu ayrımı bilmiyordum,Allah razı olsun.
Rabbim az da olsa salih amelin devamlı ve ihlaslı olanını nasip etsin.İhlassız olmaktan,riyaya bulaşmaktan Hak Teala bizleri muhafaza eylesin.
 
Artık öğrenmiş oldun hayırlı olsun :)
Amin inşa ALLAH Rabbim sizdende razı olsun

Amin zaten hadis-i şerifte peygamber efendimiz aleyhissalatü vesselâmda öyle buyuruyor;

Resulullah (sav) onlara yönelerek şunu söyledi:

"Ey insanlar, takat getireceğiniz işleri yapın. Zira siz (dua etmekten) usanmadıkça Allah da sevap yazmaktan usanmaz. Allah'a en hoş gelen amel, az da olsa devamlı olanıdır."

Rabbim hayırlı bir ömür razı olacağı bir ömür nasip etsin bizlere amin inşa ALLAH :eek:
 
mufto 27;bt18690' Alıntı:
Artık öğrenmiş oldun hayırlı olsun :)
Amin inşa ALLAH Rabbim sizdende razı olsun

Amin zaten hadis-i şerifte peygamber efendimiz aleyhissalatü vesselâmda öyle buyuruyor;

Resulullah (sav) onlara yönelerek şunu söyledi:

"Ey insanlar, takat getireceğiniz işleri yapın. Zira siz (dua etmekten) usanmadıkça Allah da sevap yazmaktan usanmaz. Allah'a en hoş gelen amel, az da olsa devamlı olanıdır."

Rabbim hayırlı bir ömür razı olacağı bir ömür nasip etsin bizlere amin inşa ALLAH :eek:

Evet,öğrenmiş oldum vesilenizle.:) Çok değerli paylaşımlar gerçekten,Allah sizden razı olsun.
Hocam ben Kur'an-ı Kerim'i güneş ışığına, hadis-i şerifleri de ay ışığına benzetiyorum.Çünkü Kur'an-ı Kerim'de kapalı olarak bahsedilmiş ayetleri hadislerin nurlu ışığı ile açıklığa kavuşturmak mümkün oluyor elhamdülillah.En bariz örneği namazın nasıl kılınacağı hususu.O yüzden Peygamberimiz (s.a.v) bizim için en büyük nimet.Onu bize hediye eden Allah'a hamd,Kainatın Efendisi'ne de salat ve selam olsun.
 
Allahümme salli alâ seyyidina muhammedin ve alâ ali seyyidina muhammed

O yüzdendir ki

Ebu Hüreyreden nakledildiğine göre Peygamberimiz (asv) şöyle buyurdu:

Size iki şey bırakıyorum. (Bunlara tutunursanız) asla delalete düşmezsiniz: Allah'ın kitabı ve sünnetim. Bu ikisi (kıyamette) havza kadar ayrılmadan beraberce geleceklerdir.

(Hâkim,1/93).
Rabbimin Kuran ve sünnete sarılan kullarindan olmak duasıyla :eek:
 
"Size iki şey bırakıyorum. (Bunlara tutunursanız) asla delalete düşmezsiniz: Allah'ın kitabı ve sünnetim. Bu ikisi (kıyamette) havza kadar ayrılmadan beraberce geleceklerdir."
Evet,nokta atışı bir hadis oldu bu da.:eek:
Rabbim iki emaneti de hakkıyla hıfz edip ihya edenlerden etsin bütün müslümanları,amin.
 
Kuranı Kerim bizlere namaz kıl der, nasıl kılınanacagını peygamber efendimiz tarif eder kısaca bir elmanın iki yarısı gibi yolundan ayrılmayan kullarından olalım inş
 
(ben);bt18695' Alıntı:
Kuranı Kerim bizlere namaz kıl der, nasıl kılınanacagını peygamber efendimiz tarif eder kısaca bir elmanın iki yarısı gibi yolundan ayrılmayan kullarından olalım inş
Aynen kardeşim. amin inşa ALLAH :eek:
 
Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)'e ilk vahiy, miladi 610 yılı, Ramazan ayı, Kadir gecesinde inzal olunmuştur.

Peygamberimize (a.s.) vahyin açıktan geldiği o günde Cebrail (a.s.), Peygamberimize (a.s.) abdest almayı ve namaz kılmayı da öğretti

Mekke'nin yukarı tarafında vadinin bir köşesinde ökçesini yere vurdu. Oradan bir su kaynadı. Cebrail (a.s.), ondan abdest aldı.

Peygamberimiz (a.s.), Cebrail’in (a.s.) abdest alışına bakıyor. Cebrail (a.s.) de namaz için nasıl abdest alınıp temizlenileceğini O’na göstermek istiyordu

Dirseklerine kadar, ellerini yıkadı.

Ağzını su ile çalkaladı.

Burnuna su çekti.

Sonra, yüzünü yıkadı.

Başını ve kulaklarının arkasını, ıslak eliyle mesnetti.

Topuklarına kadar, ayaklarını yıkadı.

Peygamberimiz (a.s.) de, Cebrail’den (a.s.) gördüğü gibi abdest aldı.

Bundan sonra Cebrail (a.s.); namazın nasıl kılınacağını Peygamberimize (a.s.) göstermek için, kalkıp onunla birlikte iki rekat namaz kıldı ve bu namazda yüzünün üzerine dört secde yaptı.

Yüce Allah; Peygamberimizin (a.s.) gözünü, yüzünü güldürmüş, Allah’tan beklediği, gön*lünün hoşlandığı ibadet emri gelmiş bulunuyordu.

Derin bir inanç ve sevinç içinde eve döndü.

Yüce Allah'ın kendisine olan üstün ikramını Hz. Hatice'ye haber verdi.

Hemen elinden tutup, onu suyun yanına götürdü.

Namaz için nasıl abdest alınıp temizlenileceğini göstermek üzere, Cebrail’in (a.s.) kendisine gösterdiği gibi abdest aldı.

Hz. Hatice de Peygamberimizin (a.s.) gösterdiği gibi abdest aldıktan sonra, Peygamberimiz (a.s.), Cebrail’in (a.s.) kendisine kıldırmış olduğu gibi, ona namaz kıldırdı.

Peygamberimiz (a.s.), kendisine peygamberlik geldiği Pazartesi gününde ilk namazı kılmıştı.

Hz. Hatice de, aynı günde, günün sonuna doğru, ilk defa aynı namazı kılmak mutluluğuna ermişti.[FONT=Comic Sans MS][/FONT]
 
İlk abdest alınması ve ilk namazın kılınması mes'elesi teşekkkür ederim (ben)
 
Bismillahirrahmanirrahim
Allahın rahmeti ve mağfireti üzerimize olsun.

- İstidat, fıtri ihtiyaç, ızdırari ve hal dilleriyle yapılan dua ne demektir?

Dua, kulun Rabbine yönelip O'ndan yardım dilemesidir. İnsan, gücünün yetmediği ihtiyaçlarını elde etmek, kendi kudretiyle erişemediği arzularına erişmek için Allah'a sığınır. Çünkü Allah'tan başka hiç kimse yoktur ki, onun en gizli arzularını duyup yerine getirsin, ihtiyaçlarını karşılasın.

Dua bir ibadettir. Hattâ ibadetin ruhudur.

Nasıl ki, bir çocuk eli yetişemediği bir ihtiyacını, bir arzusunu elde etmek için ya ağlar, ya ister; yani acizlinin diliyle dua eder ve isteklerini elde eder.

Öyle de, insan bütün canlılar içinde nazik ve nazlı bir çocuğa benzer. Cenab-ı Hakkın dergâhına acziyle ağlamak veya ihtiyacıyla dua etmekle yönelir. Yoksa bir sinekten korkan haylaz bir çocuk gibi, “Bu insanları kendi gücümle emrimde çalıştırıyorum” deyip nankörlük etmek, insanın yaratılışına aykırı olduğu gibi, üstelik âhirette şiddetli bir azabı da hak eder.

İnsan dua vasıtasıyla Cenab-ı Hakka yaklaşır. Bu itibarla başa gelen çeşitli sıkıntılar ve belalar, insana aczini ve güçsüzlüğünü hatırlatıp onu Rabbine yönelmeye zorlaması cihetiyle rahmettir. Çünkü insan bilhassa böyle vakitlerde ne kadar âciz ve çaresiz olduğunu anlayıp sığınacak bir yer bulmaya muhtaç durumdadır. Dua bunun en güzel vesilesidir.

Dua bir ibadet olduğuna göre, onun sadece ve sadece Allah'ın rızasını kazanmak gayesiyle yapılması gerekir. Bunun için insan âcizliğini, yalnızlığını ve çaresizliğini bütün ruhuyla hissedip kendisine yardımcı olacak, korkulardan, endişelerden kurtaracak yegâne zatın Allah olduğunu düşünerek ellerini semaya kaldırmalıdır. O Yaratıcı sonsuz bir kudret, bir rahmet ve bir hikmet sahibidir. Bütün kâinat Onun eseridir ve Onun izni olmadan yaprak bile kıpırdayamaz. Bütün kemal sıfatların sahibi olan Cenab-ı Hak, buna karşılık bütün noksan sıfatlardan münezzehtir. Yarattığı canlı-cansız bütün varlıkları sayısız nimetlerle donatmış, onların üstünde insanı en yüksek bir mevki ile şereflendirmiştir. Bunun için Cenab-ı Hak sonsuz hamd ve senâya layıktır. Zaten varlıkların yaratılış maksadı da hamd, tesbih, tekbirle Ona kulluk etmek değil midir? İşte dua bundan dolayı ehemmiyet taşımaktadır.

Her dua kabul olur mu?

Her ettiğimiz dua kabul olunmuyor. Oysa âyet-i kerimede “Bana dua edin, size cevap vereyim” buyuruluyor? Bunun sebebi nedir?

Dua meselesinde iki ifade vardır; biri cevap, diğeri de kabul. Yani ettiğimiz her duaya Cenab-ı Hakk'ın cevap vermesi ayrıdır, kabul etmesi ayrıdır. Allah her duaya cevap verir. Fakat her zaman istenen şeyin aynısını vermez. Çünkü hikmeti bunu gerektirmektedir.

Bu durum, doktor çocuk misaline benzer. Şöyle ki: Doktora götürülen çocuk muayenehanede bir ilâç görür, hemen onu ister. O ilâcın hastalığına iyi geleceğini sanır. Doktor muayene eder. Hastalığı teşhis ettikten sonra, ya çocuğun istediği ilâcı verir, ya başka bir ilâç verir, yahut gerek görmez, hiç ilâç yazmaz.

İşte Cenab-ı Hak her yerde hazır ve nâzırdır. İnsanın yaptığı her duayı işitir ve cevap verir. Fakat insanı insandan daha çok düşündüğünden, derdini ve asıl ihtiyacını iyi bildiğinden; neyin hayrına, neyin zararına olacağını ezelî ilim ve hikmetiyle bildiğinden, insanın istediğinin aynısını verebildiği gibi, bazan daha iyisini verir, bazan da zararlı olacağından hiç vermez. Bunun için insanın, “Allah, benim her istediğimi vermiyor” demeye hakkı yoktur.

Dua bir ibadet olduğuna göre mükâfatı âhirette verilir. İnsanı duaya sevk eden sebepler ise o ibadetin vaktidir.

Meselâ hava kurak gidip yağmursuzluk devam ettiği zamanlarda yağmur duasına çıkılır. Güneşin batması akşam namazının vakti olduğu gibi, kuraklık da o duanın vaktidir. Yoksa o dua yağmuru yağdırmak için değildir. Çünkü o takdirde dua Allah rızası için değil de, sırf yağmurun yağması için edilmiştir. Bundan dolayı da kabule layık olmaz.

Bunun gibi, insanın birtakım belâ ve musibetlere uğraması, hastalanması, bazı duaların vakitleri sayılır. İnsan böyle zamanlarda çaresizliğini, güçsüzlüğünü anlar, dua ve niyazla İlâhî dergâha iltica eder. İnsan o kadar dua ettiği halde belalar gitmez, hastalıklar geçmez ve netice itibariyle o an için istekler yerine gelmemiş görünür. İnsan, “Duam kabul edilmedi” dememeli, “Duamın vakti bitmedi, daha çok dua etmem gerekir” demelidir. Şayet Cenab-ı Hak, edilen duanın aynısını verse, belayı kaldırsa, işte o zaman duanın vakti sona ermiş olur.

Başka bir misâl:

İnsan duasında Allah'tan erkek çocuğu ister, Hazret-i Meryem'in annesinin duasında olduğu gibi Cenab-ı Hak ona Hazret-i Meryem gibi bir kız çocuğu verir. Bu insan, “Duam kabul olunmadı” diyemez, belki “Daha güzel bir şekilde kabul edildi” der.

Diğer taraftan, bazan insan dünyevî bir ihtiyacı için dua eder. Fakat Cenab-ı Hak duasını âhireti için kabul eder. Yani ettiği bu duası sayesinde ya Cehennem azabından kurtulur veya Cennetteki makamı yükselir. Bu insan, “Duam reddedildi” diyemez, “belki daha faydalı bir şekilde kabul edildi” diyebilir.

“Duanın en güzel, en lâtif, en leziz, en hazır meyvesi, neticesi şudur ki:

“Dua eden adam bilir ki, Birisi var ki, onun sesini dinler, derdine derman yetişir, ona merhamet eder. Onun kudret eli her şeye yetişir. Bu büyük dünya hanında o yalnız değil, bir Kerim zat var, ona bakar, ünsiyet verir. Hem onun hadsiz ihtiyacatını yerine getirebilir ve onun hadsiz düşmanlarını defedebilir bir Zatın huzurunda kendini tasavvur ederek bir ferah, bir inşirah duyup, dünya kadar ağır bir yükü üzerinden atıp Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn der."

“Dua ubudiyetin (kulluğun) ruhudur ve hâlis bir imanın neticesidir. Çünkü dua eden adam duası ile gösteriyor ki, bütün kâinata hükmeden birisi var ki, en küçük işlerime ıttılâı var ve bilir, en uzak maksatlarımı yapabilir, benim her halimi görür, sesimi işitir. Öyle ise bütün mevcudatın bütün seslerini işitiyor ki, benim sesimi de işitiyor. Bütün o şeyleri o yapıyor ki, en küçük işlerimi de Ondan bekliyorum, Ondan istiyorum.”1

Duanın çeşitleri

1. İstidat diliyle dua:

Bitki ve hayvanların duasıdır. Bütün tohumlar, çekirdekler hal ve istidat dilleriyle Cenab-ı Hakka şöyle dua ederler:

“Ya Rab! Senin isimlerinin nakışlarını tafsilatlı olarak göstermek için bizi geliştir. Küçük hakikatlerimizi sümbül ve ağaçla büyük hakikata çevir. Bize kuvvet ver ki, yeryüzünün her tarafında kendi türümüzün bayrağını dikelim. Yeryüzü mescidinin her bir köşesinde sana ibadet etmek için bize yardım et. Dünya sergisinde senin güzel sanatlarını kendi dilimizle sergilemek için güç ver.”

Bitkilerin bu duasının kabulü için sebepler biraraya gelir. Meselâ, güneş, su ve toprak çekirdeğin etrafında bir vaziyet alarak şöyle derler:

“Yâ Rab! Bu çekirdeği ağaç yap!” Çekirdek ağaç olur. İşte sebeplerin biraraya gelmesi bir çeşit duadır. Çünkü o ağacı şuursuz sebepler yapmıyor, onu yeşerten Cenab-ı Hak'tır. Ayrıca bitkilerin tohumları da rüzgâr vasıtasıyla dünyanın dört bir tarafına ulaşır ve kendi türünün bayrağını dalgalandırır.2

Her Şey Bismillah Der

Bismillah güzel bir duadır. Bu duayı sadece insan yapmaz. Bitkiler ve hayvanlar da yapar. Şöyle ki:

Her şey Cenab-ı Hakk'ın namına hareket eder. Zerre kadar tohum ve çekirdekler başlarında koca ağaçları taşır, dağ gibi yükleri kaldırır. Demek ki, her bir ağaç “Bismillah” der, rahmet hazinesi meyvelerinden ellerini doldurur, bizlere tablacılık eder. Her bir bostan “Bismillah” der, kudret mutfağından bir kazan olur, çeşit çeşit pek çok leziz yiyecekler beraber içinde pişirilir. Her bir inek, deve, koyun, keçi gibi mübarek hayvanlar “Bismillah” der, rahmet feyzinden bir süt çeşmesi olur. Bizlere Rezzâk namına en lâtif, en nazif âb-ı hayat gibi bir gıdayı takdim eder. Her bitki ve ağaçların ipek gibi yumuşak kökleri “Bismillah” der, sert olan taş ve toprağı deler, geçer. Allah namına, Rahman namına der, her şey onun emrine girer.

Evet, havada dalların yayılması ve meyve vermesi gibi, o sert taş ve topraktaki köklerin kolaylıkla yayılması ve yer altında yemiş vermesi, kavurucu sıcağa karşı aylarca nazik, yeşil yapraklarının yaş kalması, tabiatçıların ağzına şiddetle tokat vuruyor, kör olası gözüne parmağını sokuyor ve diyor ki:

“En güvendiğin sertlik ve sıcaklık dahi emir altında hareket ediyorlar; o ipek gibi yumuşak damarlar birer Asa-yı Musa gibi “Asanı taşa vur demiştik” emrine uyarak taşları şak eder. Ve o sigara kâğıdı gibi ince yapraklar İbrahim Aleyhisselâmın birer azası gibi ateş saçan hararete karşı “İbrahim için serin ve selametli ol” meâlindeki âyeti okuyorlar.3

Değişme ve gelişme halinde olan her varlığın istidat diliyle yaptıkları dua da bu kısma girmektedir. Her şey kendine has diliyle Cenab-ı Hakkı tesbih ettiği gibi, ihtiyacıyla da Allah'a dua etmektedir.4

Diğer bazı varlıkların kendi dilleriyle yaptıkları dua Sözler'de şöyle ifade edilir:

“Eğer o yüksek hakikatleri yakından temaşa etmek istersen, git, fırtınalı bir denizden, zelzeleli bir zeminden sor, 'Ne diyorsunuz?' de. Elbette 'Yâ Celîl, yâ Celîl, yâ Azîz, yâ Cebbar.' dediklerini işiteceksin. Sonra deniz içinde ve zemin yüzünde merhamet ve şefkatle terbiye edilen küçük hayvanattan ve yavrulardan sor, 'Ne diyorsunuz?' de. Elbette, 'Yâ Cemîl, yâ Cemîl, yâ Rahîm, yâ Rahîm' diyecekler. Semâyı dinle. Nasıl 'Yâ Celîl-i Zülcemâl' diyor. Ve arza kulak ver. Nasıl, 'Yâ Cemîl-i Zülcelâl' diyor. Ve hayvanlara dikkat et. Nasıl 'Yâ Rahmân, yâ Rezzâk' diyorlar. Bahardan sor. Bak, nasıl, 'Yâ Hannan, yâ Rahman, yâ Rahîm, yâ Kerîm, yâ Lâtif, yâ Atûf, yâ Musavvir, yâ Münevvir, yâ Muhsin, yâ Müzeyyin' gibi çok esmayı işiteceksin.”5

Bediüzzaman, kedilerin hırhır ve mırmırlarıyla “Yâ Rahîm, yâ Rahîm!” dediklerini hem kendisinin, hem de talebelerinin fark ettiğini söylemektedir.

2. Fıtrî ihtiyaç diliyle dua:

İnsan ve hayvan bütün canlılar, iktidar ve iradeleri ile elde edemedikleri zaruri ihtiyaçlarını Cenab-ı Hak'tan isterler. Her bir varlık o ihtiyaç diliyle hayatlarını devam ettirmek için Cenab-ı Hak'tan rızık hükmünde ihtiyaçlarını isterler. Bu duaları kabul olunur, ihtiyaçları münasip vakitte ummadıkları yerden gönderilir.

3. Iztırar diliyle yapılan dua:

Muztar durumda kalan her insan Yüce Allah'a iltica ederek dua eder, göremediği bir hâmisine sığınır, Rabbine yönelir. Tarih boyu insanlığın yapmış olduğu keşif ve icatlar da bu duaya dahildir.

Muztar olan bir insanın yaptığı duanın büyük bir tesiri vardır. Bazan böyle duaların hürmetine en büyük bir şey en küçük bir şey kadar insanın emrine girer. “Evet, kırık bir tahta parçası üzerindeki fakir ve kalbi kırık bir masumun duası hürmetine denizin fırtınası, şiddeti, hiddeti inmeye başlar. Demek dualara cevap veren Zat mahlukata hâkimdir. Öyle ise mahlukata dahi Hâlık'tır (yaratıcıdır).”6

Bu üç çeşit dua, bir mani olmazsa daima makbuldür.

4. Her zaman yaptığımız meşhur dua

Bu da iki kısımdır:

a. Fiilî dua:
Sebeplere teşebbüs etmek fiilî duadır. Çift sürmek gibi. Toprak rahmet hazinesinin kapısı olduğundan çiftçi o kapıyı sabanıyla çalar. Bu dua doğrudan Cenab-ı Hakk'ın isim ve ünvanına yönelmiş olduğundan çoğunlukla kabul olunur.

b. Kavlî dua: Dil ve kalble yapılan dua: İnsanın eli yetişmediği bir kısım ihtiyaçlarını istemesidir. Bunun en mühim tarafı, en güzel meyvesi şudur:

“Dua eden adam anlar ki, Birisi var, benim kalbimden geçenleri işitir, her şeye eli yetişir, her bir arzusunu yerine getirebilir, âcizliğine merhamet eder, fakirliğine medet eder.”

Hayvanların acıktıkları zaman kendilerine has dilleriyle çıkardıkları sesler de kavlî duaya girmektedir.7

Duada elleri ters çevirmenin sünnetteki yeri

Bu hususta Peygamberimiz (a.s.m.)'in tatbikatı belli ve açıktır. Sahabilerin ifadesine göre, Peygamberimiz (a.s.m.) ellerini göğüs hizasına getirip, avuç içlerini yüzüne meyilli olarak açar, dua buyururlardı. Hattâ yağmur duası esnasında ellerini iyice yukarı kaldırdığını ve koltuk altlarının beyazlıkları görülünceye kadar dua ettiğini on yıl hizmetinde bulunan Hz. Enes bin Mâlik bildirmektedir.(8)

Peygamberimiz (a.s.m.)'in yağmur duası dışındaki dualarında da ellerini fazla kaldırdığı rivayet edilmektedir.

Allah'tan bir şey isterken veya arzu etmediğimiz bir şeyden korunmak için dua ettiğimizde, ifadelerimizde değişiklikler olduğu gibi, duruşunda da farklılık vardır.

Nitekim, Hallad bin Sâibi'l-Ensarî, Peygamberimiz (a.s.m.)'in dua ederken ellerini nasıl tuttuğunu şöyle anlatmaktadır:

“Peygamber (a.s.m.) Allah'tan bir şey istediği zaman avuçlarının içini semâya kaldırır, bir şeyden Allah'a sığındığı zaman da avuçlarının dışını, ellerinin tersini semâya çevirirdi.”(9)

Yine Peygamberimizin (a.s.m.) yağmur duası esnasında ellerinin dışını çevirdiğini rivayet eden Enes bin Mâlik (r.a.) şöyle demektedir:

“Peygamber (a.s.m.) yağmur duası yaptı ve avuçlarının sırtı ile semaya işaret etti.”(10)

Çünkü yağmurun kesilmesi ve uzun bir süre yağmaması bir musibettir. Bu belânın def'i için yağmur duası yapılmaktadır. Kıtlığın, yağmursuzluğun gidip, bereketin ve bolluğun gelmesi istenmektedir. İşte bu susuzluğun gitmesi için dua esnasında elin tersi döndürülmektedir.

Sahih-i Müslim'in Şârihi ve Şafiî mezhebinin büyük âlimlerinden İmam-ı Nevevî Hazretleri bu hadisi açıklarken şöyle demektedir:

“Bizim âlimlerimizden bir cemaat ve diğer bazı âlimler kıtlık ve benzeri belâların def'i için edilen dualarda elleri kaldırıp avuçların sırtlarını semaya çevirmiş, Allah'tan bir şey isterken de avuçların içini semâya kaldırmanın sünnet olduğunu, bu hadisi delil getirerek söylemişlerdir.”(11)

Enbiya Suresinin 90. âyetinin, duanın âdâbını bildirdiğini söyleyen müfessirler, bu âyete göre dua esnasında yerine göre ellerin bazan içi, bazan da tersi çevrilir demektedir. Âyetin meali şöyledir:

“Gerçekten onlar daima hayırlı işlere koşar ve rahmetimizi umup azabımızdan korkarak bize dua ederlerdi. Onlar bize karşı derin bir hürmet ve tevazu içindeydiler.”

Âyette geçen “rağaben” rağbet ve ümit mânâsına gelirken, “rahaben” kelimesi de korku hâli demektir. İşte bazı müfessirler bu âyetten murad, “Allah'tan bir şey istenildiği zaman avuçların içi, korku ânında Allah'a sığınırken avuçların dışı semaya kaldırılır.” demektedirler.(12)

İşte Allah'tan sıhhat, âfiyet, huzur, sükûn, bereket ve bolluk dilerken ellerin iç kısmını; kötülük, kıtlık, kuraklık, belâ, musibet, maişet darlığı, ihtilaf ve düşmanlıklardan sakınmak için Allah'a iltica ederken de ellerin dış kısmı çevrilir. Namaz tesbihatında “ecirna (bizi muhafaza et)” derken de fitne ve belâlardan sığınma vardır. Bu anda da ellerin tersi çevrilir.

Dipnotlar/kaynaklar;

1. Mektubat, s. 280; Sözler, 295.
2. Mektubat, s. 280.
3. Sözler , s. 6-7.
4. Mesnevî-i Nûriye, s. 216.
5. Sözler, 310.
6. Mesnevî-i Nûriye, s. 70.
7. Mesnevî-i Nûriye, s. 216.
8. Müslim, İstiska: 5.
9. Müsned, 4:56.
10. Müslim, İstiska: 6.
11. Nevevî, Şerhu Sahih-i Müslim, 5:190.
12. Buluğu'l-Merâm Tercümesi, 2:230.

bolca istifade eden bolca dua eden ve duası en güzel en hayırlı şekilde kabul olan kullardan olmak duasıyla :)
Dua eder dua beklerim
Selam ve dua ile... :eek:
 
Bismillahirrahmanirrahim

Ezeli ebedi rahman rahim hakim kerim rezzak ve şafi olan. ALLAH azze ce celle'nin adıyla 😇

Değerli arkadaşlarım allah'ın rahmeti ve mağrifetine ulaşabilmek duasıyla, rabbim istifade eden kullarindan eylesin :)

Hz. Peygamber (asm) ve sahabe arasındaki ilişki hem ilke hem de uygulama bakımından büyük öneme sahiptir. Vahye muhatap olan ilk nesil, günlük hayatın bir gereği olarak birtakım yanlış fiillerde bulunmuşlardır.

Hz. Peygamber (asm), olumsuz eylemde bulunan sahabeye, insan olmaları açısından yaklaşmış ve davranışlarını bu çerçevede değerlendirmiştir.

Ayrıca o (asm), muhataplarına kibar ve nazik bir şekilde davranmış, yanlış yapmaları durumunda genel ifadeler kullanmak suretiyle kişilerin toplum içerisindeki konumunu dikkate alarak hem ferdi hem de toplumu eğitmeyi amaçlamıştır.

İslâm’ın ilke ve prensiplerinin çiğnenmesi durumunda ise Hz. Peygamber (asm), kuralları ihlal edenlerin mevki, makam ve sosyal statülerine bakmadan, dinin emrettiği şekilde muamelede bulunmuş; adaletin tecellisine, toplumsal huzur ve barışın teminine büyük özen göstermiştir.

Peygamber Efendimizin (asm) her konuşması, her davranışı, her hâl ve hareketi, her Müslümanı elbette etkiler. Zira Hz. Peygamber (asm), söz, fiil ve takrirleriyle Müslümanlar için en güzel örnektir. (bk. Ahzâb, 33/21).

Allah Rasûlü (asm) insanlar için hayatın her alanında ideal alınacak tek modeldir. Zira o, örnek bir çocuktur, örnek bir gençtir, örnek bir arkadaştır, örnek bir meslek adamıdır, örnek bir aile reisidir, örnek bir eştir, örnek bir babadır, örnek bir komutandır, örnek bir devlet başkanıdır...

Hülasa, her yaşta ve her meslekten insanın kendisine model alabileceği yegâne şahsiyettir.

Hz. Peygamber Efendimizin (asm), özellikler gençleri etkileyen davranışlarından, sözlerinden, hâl ve hareketlerinden iki örnek şöyledir:

Zina etmek İstediğini Söyleyen Genç
Bir gün Rasûlüllah’ın huzuruna genç bir delikanlı gelerek zina etmek için izin istedi. Orada bulunanlar, hayretler içinde genci ayıplamaya, terslemeye hatta bağrışmaya başladılar.

Rasûlüllah ise, yumuşak bir sesle “yaklaş” buyurdu. Sonra gencin doğruyu bulması için şu soruları sordu:

“Annenle zina yapılmasını ister misin?”

Genç: “Yoluna kurban olayım, hayır istemem ya Rasûlallah!” diye cevap verdi.

Hz. Peygamber: “Diğer insanlar da anneleriyle zina yapılmasını istemezler.” diyerek gence soru sormaya devam etti:

“Peki, kızın için böyle bir şey düşünür müsün?”

Genç: “Olamaz, ya Rasûlallah!” dedi.

Allah Resulü, o insanların da kızları için zinadan hoşlanmayacaklarını belirtti ve aynı şekilde kız kardeşi, halası ve teyzesi için de benzeri soruları sordu, aldığı cevaplar üzerine insanların da bu mahremleri hakkında zinaya razı olmayacaklarını ifade ettikten sonra elini gencin göğsüne koyup:

“Ya Rabbi! Bunun günahını bağışla, kalbini temizle ve namusunu muhafaza et!” diye duada bulundu.

Genç tam manasıyla ikna olmuş ve onun duasıyla itminana kavuşmuş olarak Rasûlüllah’ın huzurundan ayrıldı; bir daha kesinlikle herhangi bir kötülüğe meyletmedi. (Ahmed b. Hanbel, V, 256-257)

Kaynaklarda bu gencin adı Cüleybîb olarak geçmektedir. Çıktığı bir savaşta şehit düşen Cüleybîb hakkında Hz. Peygamber: “O bendendir, ben de ondanım.” diyerek ona olan sevgisini ortaya koymuştur. (Ahmed b. Hanbel, 3/136; 4/422, 425; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe 131)

Alay Etmek İçin Ezan Okuyanı Taklit Eden Genç
Ebu Mahzure isimli genç anlatıyor:

Hz. Peygamber Huneyn savaşından dönüyordu. Ben de hepsi Mekkeli olan on kişilik bir grup gençle beraberdim. Gönlüm gerçek anlamda İslâm’a ısınmamıştı. Bu esnada Rasûlüllah’ın (asm) müezzini ezan okumaya başladı. Biz de bir köşeye saklanıp müezzinin sesini alay ederek tekrarlamaya başladık.

Yaptıklarımızı Rasûlüllah (asm) da duymuştu. Ezan bittikten sonra “Şunların içinde güzel sesli biri var.” diye gönderdiği adamlar bizi alıp onun huzuruna götürdüler.

Yanına vardığımızda: “Güzel sesli hanginiz?” diye sordu. Arkadaşlarım beni gösterdiler. Rasûlüllah (asm) beni yanına çağırdı ve ezan okumamı istedi. Bu esnada Hz. Peygamber (asm)'den hiç hoşlanmadığım hâlde çaresizlik içerisinde önünde ezan okudum. Ezanı bitirdiğim zaman bana bir miktar para verdi. Daha sonra da alnımı öpüp sırtımı sıvazladı. Bunun üzerine ben de: “Ey Allah’ın elçisi, Mekke’de ezan okumama izin verir misin?” dedim. O da izin verdiğini söyledi.

İşte o anda bende Rasûlüllaha (asm) karşı duyduğum hoşnutsuzluktan eser kalmadı, gönlüm ona karşı sevgi ile doldu. Mekke’ye geldim ve onun emriyle müezzinlik yapmaya başladım. (Ahmed b. Hanbel, 3/409; İbn Mâce, Ezân 2)

Ebu Mahzure’nin bu olumsuz davranışı karşısında Hz. Peygamber’in (asm) tavrı çok manidardır. O, karışıklık içerisinde gencin sesinin güzelliğini fark ederek yanına çağırtması ve kendisine ezan okutması, Hz. Peygamber’in gençlere verdiği değeri göstermektedir. Ebû Mahzûre yaptığı bu davranışı karşısında azarlanmayı, kınanmayı hatta cezalandırılmayı beklerken böyle bir iltifatla karşılaşması, onun Allah Rasûlüne ve İslâm’a bakışında önemli derecede değişiklikler meydana getirmiştir.

Peygamber Efendimizin (asm) gençlerle ilgili bütün ilişkilerine baktığımızda, O'nun bütün gayret ve hedefinin, inançlı, dindar, ahlaklı ve iffetli bir gençlik oluşturabilmek olduğunu görürüz.

Zira Efendimiz (asm), "Allah'ın (arşının) gölgesinden başka hiçbir gölgenin olmadığı o günde yedi sınıf insanın Allah'ın gölgesinde gölgeleneceği" haberini vermiştir. Bu hadiste ilk olarak "adaletli yönetici", ikinci sırada da "Rabbine ibadetle yetişen genç"i zikretmektedir. (Buharî, Ezan 36)

Başka rivayetlerde ise "Allah, gençliğini Allah'a itaatle geçiren genci sever."; "Allah tövbe eden genci sever." buyurulmaktadır. (bk. Aclunî, Keşfu´l-Hafa, 1/286, no: 748)

"Kıyamet günü Âdemoğlu şu beş şeyden sorgulanmadıkça Rabbinin huzurunda (sorgudan) kurtulamayacaktır: Ömrünü nerede tükettiğinden, gençliğini nerede geçirdiğinden, malını nereden kazanıp nereye harcadığından, bildiğiyle ne denli amel ettiğinden." (Tirmizî, Kıyame 1)

"Yaşından dolayı bir ihtiyara ikramda bulunan genç için, Allah Teâlâ ona ikram edecek kimseler hazırlar." (Tirmizî, Birr 75)

Hz. Peygamberin (asm) gençleri teşvik eden bu sıcak ve samimi ilgisi sayesinde, genç sahabiler, canlarını, mallarını, ailelerini Allah yolunda feda edecek kıvama gelmişlerdi. Müslüman olur olmaz birçoklarının başta ailesi olmak üzere, Mekkelilerden gördükleri baskılar, korkunç işkenceler, açlık ve abluka yılları onları asla yıldırmamıştır. Onlar, Allah Rasûlünden aldıkları inanç ve ahlakın gereği olarak, yalnız Mekke'den ayrılmayı değil, zamanı geldiğinde dünyadan ayrılmayı dahi göze almışlardır.


Selam eder ve dua ederim...ve duanızda unutulmamak ümidiyle
VESSELÂM :eek::eek:
 
Değerli okurlar bolca istifade etmeniz duasıyla :eek:

Depresyon, stres gibi hastalıklara dinen nasıl bakmak gerekir, manevi yönden nasıl tedavi olmak lazım? Peygamber Efendimizin konuyla ilgili hadisleri var mıdır?

Cevap 1:

Depresyon, çağımızın en sık rastlanan hastalıklarındandır. Bu hastalığa neden olan sıkıntı ya da günümüzde sıkça kullanılan deyimiyle stres, pek çok hastalığı beraberinde getirmekte, kalp hastalıkları benzeri pek çok hastalığa neden olabilmektedir. Bunun sebebi incelendiğinde, hücreler arasındaki hassas dengelerin sıkıntıdan direkt olarak etkilendiği görülmektedir.

Örneğin bağışıklık sistemimiz bizi, kanser dahil pek çok hastalığa karşı korumaktadır. Sağlıklı bir bağışıklık sistemi ancak stresten uzak bir yaşam tarzı ile mümkündür. Sıkıntı ve kuruntular olmadığında, lenfositlerimiz enfeksiyonlara, romatizmal hastalıklara ve hatta kansere karşı daha etkili bir mücadele vermekte ve başarı kazanmaktadırlar.

Bunun için de dua ve tevekkül şarttır. Kuşkusuz Allah’a devamlı dua eden, başına gelen her olayın Allah’ın verdiği özel birer imtihan olduğunun farkında olan ve tevekkül eden bir mümin, sıkıntıdan daha çabuk kurtulacaktır. Yüce Rabbimiz’in sıkıntıları gideren ve duaya cevap veren sıfatları Kur'an'da şöyle bildirilmektedir:

"O nesneler mi üstün yoksa, çaresiz kalıp kendisine yalvaran insanın duasını kabul edip sıkıntısını gideren ve sizi dünyada halifeler yapan Allah mı? Hiç Allah ile beraber başka tanrı mı olur? Elbette olmaz! Ne de az düşünüyorsunuz!" (Neml, 27/62)

Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav), sıkıntının hastalıklara yol açtığını şu hadisi şeriflerinde buyurmuşlardır:

"Her kimin huyu kötü olsa, kendi nefsini sıkıntıda tutar ve her kimin kederi çok olsa, kendisini hasta eder."

"Çok türlü kaygılanmalar, çok türlü hastalıklar getirir."

"Hak Teâlâ'nın yarattığı mahlûkta kaygıdan daha kötü ve daha şiddetli bir şey yoktur."

"Hak Teâlâ şifâsını yaratmadığı hiçbir türlü dert yaratmamıştır. Her kim o şifâyı bilirse ilâç edip kurtulur, her kim bilemezse o dertle kalır. Fakat ölümün dermanı yoktur." (Hadisler için bk. Önder Çağıran, Tıbbi Nebevi, 1. Baskı, Boğaziçi Yayınları, İstanbul 1996)


Sıkıntılı -günümüz ifadesiyle stresli- yaşam, iman etmeyenlerin, imanın kazandırdığı güzel ahlaktan uzak yaşamalarının sonucudur Bugün doktorlar, stresin etkilerinden korunmak için huzurlu ve sakin bir yapıya, rahat, güvenli ve endişelerden uzak bir psikolojiye sahip olunması gerektiğini ifade etmektedirler. Huzurlu ve rahat bir psikoloji ise, ancak Kur'an ahlakının yaşanmasıyla mümkündür. Rabbimiz'in iman eden kulları için vaadi ise şöyle bildirilmektedir:

"Erkek olsun, kadın olsun, bir mü'min olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz." (Nahl, 16/97)

"De ki: Ondan ve her türlü sıkıntıdan sizi Allah kurtarmaktadır..." (Enam, 6/64)

Cevap 2:

Aslında “kişinin hedeflerini gerçekleştiremediği, sahip olduğu güzellikleri koruyamadığı veya bu tür kayıp ihtimâllerini fark ettiğinde düştüğü ümitsizlik hâli” olarak tarif edilen depresyon, sadece bu çağın değil, tarih boyunca tüm insanlığın derdi, hatta “kaderidir” bile denilebilir.

Zira insan yaratılış itibariyle “acizdir, fakirdir, fanidir, ölümlüdür ve hayvanın zıddına bunların farkındadır da”. Her şeyi isteyen, ama hiçbir şeye gerçek anlamda sahip olamayan, her şeyden korkan, etkilenen, incinen ama hiçbirine gücü yetmeyen, en güzel zamanlarında bile fâni, geçici olduğunu, her şeyin bir gün biteceğini bilen bir insanın depresyona girmesi değil, girmemesi ilginçtir bence.

Bu da çoğunlukla gaflet sayesinde mümkün olur. Korktuğu şeyleri düşünmemeye çalışır, zahiren sahip olabildikleri ile kendini teselli eder, ölümü ve ayrılığı hatırına getirmemeye çalışır. Ama bazı “tevil edilemez” olaylar gaflet perdesini yırttığında o güne dek ertelenmiş korkular, ümitsizlikler bir sel gibi benliği sarar ve depresyon gelir.

Depresyon neredeyse insan olmanın doğal bir sonucu gibi görünmektedir. Nitekim yapılan araştırmalar depresif bulguların (uyku bozukluğu, yaygın sebepsiz fiziksel şikayetler, sık ağlama, gelecekten ümitsiz olma, kendine güven eksikliği, hâlsizlik, hayatından zevk alamama vb.) insanların %60'ında değişik düzeylerde bulunduğunu göstermektedir. Bir psikiyatrist olarak, yeni tanıştığım insanların pek çoğunun şaka yollu da olsa “aslında benim de size görünmem lâzım” demeleri, bu gerçeğin belli-belirsiz itirafı gibi gelir bana.

Peki bu denli yaygın ve umumî bir belâ olan depresyonla başa çıkmak mümkün değil midir acaba? Yok mudur bu acizlik, fakirlik, fânilik dertlerinin ilâcı? Vardır tabii, arayan bulur da, ararsa eğer. Zaten insanların en ziyade yanıldıkları, ilk anda çok rahatsız edici olan bu acizlik, fakirlik ve fâniliği çözümsüz zannedip düşünmemeye çalışmaları, yok farz etmeleridir aslında.

Zira bir dert açığa çıksa hâlli mümkündür, ama gözünü kapayıp kendini hayallerle avutan birisinin gerçek bir çözüm bulması tabii ki imkânsızdır. “Erkekçesine ölümün yüzüne gül, dinle bak ne ister?” ikazını dinleyen, “Evet, ben acizim, fakirim, fâniyim, bunlar beni çok incitiyor. Peki ama bu dertlerin çaresi nerede olabilir?” diyebilen insan ancak çözüme yakınlaşabilir. Bu da muhakkak ki az-çok çile çekmek demektir. Ama “zahmetsiz rahmet” yoktur ki.

Başka türlü soralım: Depresyona girmiş ve “her şey boş, istediklerim olmuyor, ters giden olaylar beni yıkıyor, zaten sonunda öleceğiz, bu hayat çok anlamsız” diyen bir “hasta” mı, yoksa “boş ver bunları, kafana hiçbir şey takmayacaksın, ayağını sıcak tut başını serin, takma bir şey kafana, düşünme derin” diyen tesellici mi daha tutarlıdır acaba? Deve kuşu mantığı kullanan bu kişilerin “kafaları duvara çarptığında” aynı depresyon kuyusuna yuvarlanmaları kaçınılmaz değil midir?

Aslında hepimiz “duvarları aynadan” küçücük bir odada değil miyiz? Tüm duvarlar ayna olduğundan iç içe geçmiş görüntüler bize geniş bir yerdeymişiz hissi verir ama, ufacık bir musibetin ikazı ile kafamızı çok uzak sandığımız o duvara çarptığımızda, aslında daracık bir zindanda olduğumuzu fark etmez miyiz? Hayaller uçup, uykular kaçmaz mı? En tatlı haller bile bize acı vermez mi? Kurduğumuz yalancı dünya cennetinin cilâsı her ölümle, her kayıpla, her hüzünle çatlamaz mı?

Eskide bir gazetenin magazin ekinde okuduğum bir haberi hiç unutmam. Bir grup sanatçı “felekten bir gün çalalım” diye toplanıp pikniğe gitmişler. Akşama kadar süren eğlenceyi uzun uzun anlatan yazı şu cümle ile bitiyordu: “Gün bittiğinde herkes çok üzgündü, çünkü çok güzel bir gün geride kalmıştı.” Ne garip değil mi? En güzel şeyler bile sadece yaşanırken lezzet verip, bitiminde yerine elem bırakıyor. Zira “zeval-i lezzet (lezzetin kaybı) elemdir”.

Yine hatırlarım, gençliğimde sevdiğim takımın maçlarını radyodan heyecan ve zevkle dinlerken en nefret ettiğim şey, spikerin ikide bir “maçın son 15 dk.sı”, “son 10 dk.ya girdik” vb. demesiydi. O denli zevk aldığım şeyin az sonra sona ereceğini duymak acı veriyordu bana. Güzellikler daha yaşanırken bile, biteceklerini bilmek, o an alınan zevki bozuyordu. Zira “zeval-i lezzetin tasavvuru (lezzetin kaybını düşünmek) dahi elemdir.”

Belki “tamam kabul, uzatma, biliyorsan bir çare öner” diyen olabilir, ama problemleri yarım yamalak dile getirip işin ciddiyetini tam kavramadan çabuk çözümler aramanın tehlikeli bir aldatmaca olduğunu unutmamalıyız. O yüzden biraz daha devam edelim bence. Ve bir genci düşünelim. Dünyalar kadar sevdiği biri var ve onunla mutlu bir gelecek hayal ediyor. Oysa fark ediyor ki “sonsuza dek beraber olacağız sevgilim” lafı tam bir yalan. Ne sonsuzu, gelecek yıla çıkacakları bile şüpheli. O denli sevdiği kişiden er veya geç bir gün ebediyen kopacak. O zamana kadar da muhtemelen hayallerine, ideallerine tam uymayan problemli, yarım yamalak bir beraberlikle yetinecek. Ve bunları görmezden gelip tüm kalbini ona bağlayıp kendini teselli etmeye çalışıyor. Nereye kadar?

Bir de anne hayal edelim. Uğruna canını bile verebileceği evladı her an bir hastalıkla, bir musibetle karşılaşabilir. Tüm gün yanında bekçilik yapsa bile bir minicik mikrop o ciğerparesini yatağa düşürebilir, sakat bırakabilir veya ebediyen elinden alabilir. Ne yapabilir bu anne? Şefkat ateşini neyle söndürebilir? Kaybetme korkusunu nasıl unutabilir? Hangi aldatmaca ile kendini teselli edebilir? Konuşsun, cevap versin prof.lar, filozoflar!

Ama yok! Onların diyeceği; “bunlar hayatın acı gerçekleridir, kabulleneceksin. Başka şeylerle meşgul ol, hobiler edin. Başarabildiklerine, sahip olabildiklerine bak, mutlu olmaya çalış, kendini gerçekleştir vs. vs.” Biz de Bediüzzaman’ın ağzıyla soruyoruz: İdama mahkûm birisi, zindanın süslenmesinden zevk alabilir mi? Ebedi bir aşk isteyen bir kalbi fâni sevgiler tatmin eder mi? Dünya kadar bir cennetle ancak tatmin olan bir ruh, suyu-elektriği bile kesilebilen uyduruk villalarla kandırılabilir mi?

Ama iman gözlüğü ile bakan bir insan için, âyetteki ifade ile “lâ havfün aleyhim ve la hüm yahzenun” geçerlidir. Onlara bir korku yoktur ve onlar mahzun da olmazlar.

Çünkü gerçek iman sahibi, sevdiğini Allah için sever. Sevgilisi Allah’ın rahmet ve cemalinin bir yansımasıdır. Ve ebedi hayatta hiç ayrılmadan sonsuz ve huzurlu bir beraberlik yaşayacakları ümidini taşır.

Sevdikleri elinden alındığında “ayrılık geçicidir” diye teselli bulur. Şefkat ettiklerini “hayrul-hafizin” ve “erhamür-rahimin” olan Allah’ın rahmet ve korumasına emanet eder.

Kur’an’ın dersi ile musibetleri, felaketleri, hastalıkları İlâhî birer ikaz, birer keffaret-üz zünub (günah temizleyicisi) bilir.

Dünya malını, makamını kazandığında da, kaybettiğinde de “veren de O, vermeyen de” der, esas bakî mal ve mertebe olan uhrevî makamları ve ebedî sevapları hedefler.

“Madem bu dünya geçici bir imtihan meydanıdır, imtihanda rahat olmaz.” deyip geçici sıkıntıları, zahmetleri hoş karşılar.

“Bu dünya bir karalama defteridir.” der, düzeltemediği pislik ve karışıklıklarla zihnini bulaştırmaz, kendi amel defterini temiz tutmakla meşgûl olur.

“Mevla görelim neyler, neylerse güzel eyler.” der, pencerelerden seyreder, içlerine girmez.

Günah, gaflet ve isyana düşmüşse bile “Allah’ın rahmetinden ümit kesilmez.” der, daima açık olan tövbe kapısından girip yeni bir beyaz sayfa açar. Bu dünyada da hakiki huzur ve saadeti bulur.

Sadece çağımızın değil çağların hastalığı olan depresyondan kurtulmanın yolu çağlar ötesi mesaja kulak vermektir.

Rabbim tüm sıkıntılarımızı birer rahmet vesilesi kılsın ve çektiğimiz en ufak bir ağrı bile günahlarımıza kefaret olsun,
Rabbim razı olacağı bir ömür nasip etsin ve bizlerden razı olsun amin
Selam ve dua ile...
 
Tek teselli edebilen
Bize şah damarından daha yakın olan,
Gerçek manada, susduğumuz halde bile bizi duyup anlayabilen
Heran bizi gören ve heran yanımızda olan
güç kuvvet kudret rahmet ve mağfiret azamet ve fazilet sahibi olan
Tüm güzelliklere iyiliklere sahip
Tüm mülkün sahibi olan ALLAHa yönelmek ne kadar büyük bir nimet. Onu sevebilmek ne büyük bir nimet ☺

Ve bunca özelliğe sahip bu kadar güzel bu kadar elibol olan ALLAH azze ve cellenin en cömert olduğu ramazan-ı şerif ayındayız.

Bol rahmetli mağfiretli ve bereketli ramazan ayına bu geceki ilk sahur ile başlıyoruz Allah'ın izniyle..

Rabbim ramazan-ı şerifi bizlere mübarek ve hayırlı eylesin, bizleri günahlarımızdan arındırsın. Dertlerimize devalar borçlarımıza edalar hastalıklarımıza maddi manevi, fiziken ruhen ve imanen şifalar versin. Rabbim bu ayda güzel ahlâkımızı sevgi ve saygımızı samimiyetimizi ve dürüstlüğümüzü en önemlisi de imanımızı arttırsın. Haramdan ve günahlardan vazgeçmeyi nasip etsin. Ve bizleri ramazan-ı şerif vesilesiyle Allah'ın rızasına ulaşan kullardan eylesin. Amin
Dua eder dua beklerim
Selam ve dua ile..😇😇
 
Üst Alt